Wednesday, 19 December 2012

Kar...

Geçmiş zaman.
Ilkokula bile başlamamışım belkide yada 1.sınıfta falanım.
Çok kar yağmış. Tertemiz kara ilk basan olmak için erkenden inmişim aşağıya. Hep pencerelerine gidip tıklattığım apartman görevlisinin kızları var arkadaşlarım. Onlar 3 kardeşler. Her defasında bir erkek evladı olsun istedi babaları. Aslında en büyük bir ablaları daha varmış ama salıncaktan düşüp ölmüş. Sonradan iki kardeşleri daha olacaktı biri erkek.
Her neyse, doğruca gidiyorum pencerelerine. Ben camlarını tıklattıktan sonra tül perdede bir hareketlenme oluyor. Işıl ışıl gülümseyen yüzleriyle, bir metre aşağından bana bakıyorlar üçü. En büyükleri artık abla sayılır. O ev işlerine baktığı için artık bizimle oynamıyor. Pencereyi açmadan geliyoruz diye işaret ediyorlar bana ikisi. Evlerinde soba yanıyor, bir oda bir salon var. Çocuklar salonda uyuyorlar koyun koyuna. Ama ben o evi seviyorum. Öğlenleri üşenmeden sofra kurup yemek hazırlamalarını, hep beraber yemelerini. Makarna, patates, menemen pişirmelerini. Her yemekten sonra yerleri süpürmelerini. Tek alışamadığım şey alaturka tuvaletleri. Tepesinde pencere var buzlu cam, apartmanın otoparkına bakıyor ve hep soğuk. Küvet yok. O zamanlar çocuksun ya çok anlamıyorsun işte. Bazen eve kilitliyor anneleri pazara giderken. Çıkıp bahçede oynamasınlar diye. Ben keşfettim tuvalet penceresindeki demirlerden ikisinin arası geniş. Denedik oradan sığıyorlar. Anneleri gidince kaçıyorlar eve dönmesine yakın aynı yerden geri giriyorlar.

Bahçede dolaşmaya başlıyoruz üçümüz. Kar tipi gibi yağıyor. Geceden beri yağdığı için neredeyse baldırlarımıza kadar kara bata çıka yürüyoruz. Yollar bile bembeyaz olmuş, hiç araba geçmiyor. Kar yağınca sanki bambaşka bir yer oluyor bizim mahalle. Apartmanın karşısında bir arsa var, boş, ortasındaki tepeden aşağı kayıyoruz defalarca. Tipi azalmaya başladıkça herkes iniyor bahçelere. Sokakta çocuk seslerinden başka birşey duyulmuyor. Başka çocuklarla beraber saatlerce oynuyoruz dışarda. Önce ellerimiz ve ayaklarımız üşümeye başlıyor. Eldivenlerimiz ıslanıp ağırlaşınca kurutmak için apartmana giriyoruz. Eve gitmek yok çünkü eve girersek birdaha 'salmazlar' bizi. Hemen girişteki kalorifere diziyoruz eldivenleri hatta bazen çorapları, kuruyana kadar bekliyoruz. Yanaklarımızın kıpkırmızı olduğunu hatırlıyorum. Bir de kaloriferde ısınan eldivenlerin kokusunu. Ağzıma bağladığım atkımdaki nefesimi, plastik çizmelerimizin altında kütür kütür ezilen karın sesini.

Saatler sonra basılmamış karlara, girilmemiş bahçelere ayak izlerimizi bırakmış olmanın haklı gururuyla ve  boyumuzu geçen kardan adamımızı geride bırakarak sucuk gibi ıslak vaziyette evlerimizin yolunu tutuyoruz... Günün geri kalanında pencerenin kenarında oturuyorum. Kardan adam bana bakıyor yamuk duran kömür gözleriyle.  Cama çarptıkça eriyen karları izliyor daha çok kar yağsın diye dua ediyorum...

http://www.youtube.com/watch?v=nZOH115kdsA




No comments:

Post a Comment